Bir zamanlar, tatların giderek sıkıcılaştığı, dondurmaların ise birbirine benzeyip ruhunu kaybettiği bir dünyada, hayal kurmaktan hiç vazgeçmeyen bir lama yaşardı. Adı Marco’ydu.
Marco sıradan bir lama değildi. O; renkleri hissedebilen, sesleri adeta tadına varır gibi algılayan ve her lezzeti bir sanat eserine dönüştürebilen özel bir ruha sahipti. Ona göre hayat, sadece yemek içmekten ibaret değil; biraz lezzet, bolca kahkaha ve rengârenk bir hayal çadırıydı.
Bir gün sırtına küçük çantasını aldı, gökyüzüne baktı ve kendi kendine mırıldandı:
“Gökyüzünde biraz sirk havası yoksa, insan nasıl mutlu olabilir ki?”
İşte o an yolculuğu başladı.
Marco; ülkeler gezdi, sokak sokak yeni tatlar keşfetti, sokak gösterilerinden ilham aldı ve dondurmayı sadece bir tatlı olmaktan çıkarıp bir eğlenceye dönüştürmenin yollarını aradı. Gittiği her yerde gülüşler topladı, renkler biriktirdi.
Ve sonunda… güneşin en parlak, çocukların en çok güldüğü o yerde kararını verdi. Çadırını kurdu: Antalya’da.
Bugün Marco Lama’ya adım atan herkes aynı şeyi hisseder:
Burada dondurmalar sadece yenmez, konuşur gibi olur. Renkler dans eder, tatlar bir gösteriye dönüşür ve her an küçük bir şenliğe dönüşür.
Çünkü Marco’nun inancı hiç değişmez:
“Tatlı bir hayat, biraz sirk olmadan eksik kalır.”